Avni Konuk Sözleri

Avni Konuk Sözleri

Şu anda “Tasavvuf Sözleri” Kategorisinde “Avni Konuk Sözleri” sayfasında bulunmaktasınız.  Sizde Avni Konuk’a ait olan sözler paylaşmak istiyorsanız aşağıda bulunan yorum bölümünden sözlerinizi paylaşabilirsiniz. Sayfa İçeriği: Avni Konuk Sözleri,Tasavvuf Sözleri,Dini Sözler,Etkileyici Sözler,Güzel Sözler,Anlamlı Sözler…

Kısa Güzel Sözler, Anlamlı Sözler, Sihirli Sözler, Muhteşem Sözler, En Güzel Sözler, Dini Sözler, Ünlü Sözleri,Yazar ve Şair Sözleri , Özel Gün Sözleri,Popüler Sözler,Whatsapp Durum Sözleri, ve Özlü Sözler kategorilerindeki sözlere ulaşmak için mutlaka diğer sayfalarımızı ziyaret ediniz…

“Herkesin Güzel Sözlere İhtiyacı Var.”

Avni Konuk Sözleri

Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucûb, ağzı hased, dili yalan ve gıybet, kulağı unutkanlık, göğsü kin, karnı şehvet ve iftira, elleri hıyanet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet ve ruhu küfürdür.

Ehl-i nefs olanların hali meydandadır; kendisinin üzerinde olanlara yaltaklık ederler ve kendisinden aşağı olanlara da büyüklük taslarlar.

Eşya zıddı ile münkeşif olduğundan varlığın mânası yokluk mânası içinde görülür ve anlaşılır.

Müstebit hükümdarlar halkın topluca kendilerine tâbî olmalarını isterler ve asla ihtilaf çıkmasını arzu etmezler; hürriyyet-i kelâm [ifade hürriyeti] asla hoşlarına gitmez. Onu men etmek için her türlü tedbîri icrâdan geri durmazlar. Firavun da bu kabîl hükümdarlardan idi.

Tanıdık kimselerden gelen cefâ, yabancıdan gelen cefâdan ağırlıkta üç yüz bin cefânın verdiği azab derecesindedir.

Bu âlemde ne kadar noksanlık varsa hepsi zuhûr-ı kemâl için birer aynadır.

Kendi noksanını gören kimse sâhib-i irfândır ve o irfân onu tahsîl-i kemâle sevk eder.

Kulların birçok duâları vardır ki onları kendileri hakkında fâideli görüp ederler. Halbuki o taleblerin kabûlü ziyanlarına ve helaklerine sebep olacağı mâlûm-ı ilâhî olduğu için, mahzâ kereminden nâşî Hak Teâlâ hazretleri onları kabûl etmez.

Bir zâlim zulmünü icrâ eder ve türlü hileler ile bunu halk nazarından setre çalışır. Hak Teâlâ hazretleri dahi sıfat-ı hilmi ile imhâl buyurup onun kabahatini meydana çıkarmaz. Fakat onun zulmü haddi aştığı vakit onu bir sûretle ızhâr ve halk nazarında rüsvây ve kepâze eder.

Birçok “ulemâ” nâmı altında bulunan tâife vardır ki bunlar kördürler ve onlar hakîkatta ulemâ değil, “ulu âmâ”dır.

Câhiller kadınların mazharında zâhir olan tecelliyât-ı Hakk’ı idrâk edemediklerinden onlara karşı kalblerinde lûtuf ve muhabbet az olur.

İnsân-ı kâmil nutuk ile mânâ sofrası kurduğu vakit onun kelâm sofrası üzerinde her âkılin istîdâdına münâsib bir nîmet-i mânâ bulunur.

Hak Teâlâ cemâli sever. Çünkü cemâl mahbûb li­-zâtihîdir. Hüsn-i Leylâ’da Mecnûn’un gözüyle kendi cemâline nazar eden O’dur ve Mecnûn, Leyla sûretinde kendini sever.

Söz, dinleyen kimselerin istîdadı [kabiliyeti] kadar gelir. Bir kimse ne kadar emer ve beslenirse hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur.

İnsanı sarhoş edip aklını bozan şey yalnız şarab değildir. Nefsin her arzusu gözü ve kulağı bağlar. Mübtelâ-yı şehvet-i nefsânî olan kimsenin gözü doğru görmez ve kulağı da doğru sözü dinlemez.

Agâh ol! bir zâlimin yaptığı hücum ve zulüm hakikatte ancak kendisine karşı vâkî olur.

Kendi aslından uzak düşen her bir kimse evvelki vuslat zamanını ister; çünkü kendi aslının âşıkıdır; ve bu aşk insân-ı kâmilde ziyâdedir.

‘biz âlem-i melekûta nerede girelim’ diye sorarsan derim ki o âlemin kapısı yoktur, belki her tarafı açık bir âlemdir, onu örten senin senliğindir.

Fakîr Allah’a muhtâc değildir [الفقير لا يحتاج الى الله ], zîra ihtiyaç mevcûdun sıfatıdır. Halbuki fakîr yokluk deryasına daldığından şüphesiz ihtiyâcı kalmaz ve fakrı tamâm olur. Derler ki [من تم الفقره الله], fakrı tamâm olan kimse Allah’tır.

Bir şeyi bulmak için evvelen onu bilmek lazımdır; bâdehu istemek ve aramak şarttır. Zîra bilinmeyen şey taleb olunmaz ve taleb olunmayan bulunmaz.

Ey derviş, her ne ister isen kendinden iste. Senin öyle yapman lazımdır ki suyu kendi kuyundan çıkarasın.

Ten sıhhat ve kuvvetde oldukça nefs kâmilen kendi hazzına ve lezzâtına dalar ve rûhu mağlûb eder ve cân hasta olur. Bu mânâya binâen hadîs-i şerîfde “Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu mübtelâ kılar. Ve malı gitmeyen ve cismi hasta olmayan kulda hayır yokdur” buyurulur.

Hakk’ı her cihette müşâhede edenler ancak kâmil olan âriflerdir ve bu urefânın mektebi dünyâdır.

Kendinin sıfât-ı nefsâniyyesine batmış olan bir kimse elâlemde hep ayıp ve kusûr müşâhede eder.

Perde-i gayb açılmış olsa idi, hiçbir kimsenin bir kimse ile alay etmeye aslâ mecâli kalmaz idi, herkes birbirini mâzur görür idi.

Ayıklık rûhaniyet âlemindendir ve o âlemin hükmü galebe ettiği vakit nazarda bu cihânın hâl ve şânı alçak ve ehemmiyetsiz kalır.

Âşığın illeti, başka illetlere benzemez. Aşk öyle bir şeydir ki onunla Hakk’ın sırlarının kokusu duyulur.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM